YILMAZ ODABAŞI
AKŞAMDIR
I suları boğdu dalgalar
ses hoyrat sevinç yılgın şakaklarım sonbahar
II “muhbiri çoğalmış sevdanın”
yapışmış tenime ter elime kir sessizliğin ortasında bir deli rüzgar akşamdır avuçlarında marmara’nın
akşamdır şiire karıştı sular sularda çoğalır sevdalar ellerim ah! ellerim nasıl anlatsam
gece gece kokuyor çocuklar
**********************
BİR LİSELİ SİLÜETİ
hayat hattında acemi tayfalardık ne avunduk sevinç müsvetteleriyle
aşktan ikmale kaldık...
bak her sabah bağıran yeni sabaha artık iklimler değişmiş, kuşlar da gitmiş
tenimde eski ateş, gözlerimde fer bitmiş
heybetli dağlar arasında göğümde yıldız yitmiş...
sen hala anılarımın en beyaz yanısın
sen buğulu bir camın ardından izlediğim hayatın yarısısın sen sağanakla gelen sabahlarda
çok eski bir şarkının adısın...
daha adamlar şehirlere otomobillerle geceler anılarla birlikte gelir siluetin giderek uzaklaşır, düşler de kilitlenir efkarım bir yaralı ayrılıktan beslenir
(artık ne teneffüs zilleri çalar ne otobüs duraklarında sabırsız bekleyişler var...)
kimse bilmez yıllar yılı hep aynı beyazla gezmek nedendi olsun! Yirmi yıl seni özleyerek yaşlanmak da güzeldi...
Çünkü sen buğulu bir camın ardından izlediğim hayatın yarısısın sen sağanakla gelen sabahlarda çok eski çok eski bir sarkının adısın...
**********************
EPİLOG
Lepistes, Moly, ve Neon’larıma-
bir akvaryumu yazmak,akvaryumda yaşamaktan kolaydır; bu yüzden her dize biraz eksik, her şiir biraz yalandır... Aslolan hayattır
**********************
FİRE VEREN COĞRAFYA'DA
O düğün gecesi Mardin’de çektirdiğimiz resim benden söz eder. Yüzüm, bu öksüz ülkenin bütün sabrını kuşanmış Örtülmüş perdeleri gülümsemenin Demek Mardin’de biraz akşammış... O kent hala albümlerden, Kadir’den ve Lütfü’den Birisi sevgilisi tutuklu bir genç kız kederinden Birisi gidilemeyen kentlerden nar mevsiminden söz eder. Ve yürürüz, Yürümek her bahar papatya kokularıyla sarhoş Sonra merakla açtığım mektup: “Çankırı cezaevi, Görülmüştür”, Kadir’den Zarfta o düğün gecesi Mardinli resim Ve bir hükümlü merhaba bizden söz eder. Öylesine çoktuk ki ve çoktu Kadir Daha çoğaltır kendini taş odalarda Her geçen gün fire veren bu coğrafyada...
**********************
GENELLEME
arınıyor, deviniyor gökyüzü toz
ve ter karışıyor hayatıma
uzak git bölünüp dağılan eksilip savrulan ne varsa!
merhaba doğrulup dirilten yanım ve deli dizelerime biriken çığlık merhaba uğultusu rüzgarların bahar akşamlarında
arnıyor, deviniyor gökyüzü
akıyor zaman sevdalar karışıyor hayatıma
**********************
HAYAT GÜL KOKULU BİR SAĞANAK YİNE
gözlerimin önünde ıslak dağların kabaran yalnızlığı ne varsa uçurumlar eşiğinde hüzünlerle yalpalayan ne varsa
gözlerimin önünde
ve hayat gül kokulu bir sağanak yine birşeyler anlatmak istiyor hayat ve alıp götürmek bir şeyleri kurt sofralarına gün batıyor
gün batıyor bukağısı paslı bir sevinç oluyor yalnızlığım
unutuyorum sevgilim suretini
durgunluğun “niçin”di unutuyorum
gün batıyor ürkek yıldızlar dolanıyor yalnızlığıma umurumda değil ne yağmur ne ayaz ne de kerpiç kokusu havada unutuyorum/sabaha/kadar/ gün batıyor sonra bir akasyayı okşuyor gözlerim geciken sabahlara koşuyor kuşlar
gözlerimin önünde ve hayat gül kokulu bir sağanak yine
**********************
İKİNİN ŞİİRİ
bugün iki kez yağdı yağmur iki kez eskidim sanki
iki ömrü kolkola yaşadım
biri nergis bahçesi, diğeri mahşer yeri
hep iki şömine yandı yüreğimde birinde ateşti diğerinde kül
ve iki kez aşık oldum bundandır iki kez ölmüşlüğüm
sonra bir serüvende ikiye böldüm ömrümü şimdi sömestrdeyim
ilk iki kitabımdan sonra sıtmaya tutuldu coşkum daha depremlerdeyim
ve iki kere iki kitabımda benim
ya çok eder ya sıfır...
br> **********************
KURTULAMAZSIN
-35 yaşıma-
önce sesini sonra yankısını çaldırdın şu beton ormanında bu kent de tükürdü aşklarına kal orada! artık hiçbir şeyden kurtulamazsın ıslanmışsın bir kere oğlum yaş gününde kuruyamazsın...
**********************
NEYİ ANLATIYORUM BEN
BİR OZAN ÇIRAĞI BİLE OLAMAZKEN
ışıdı
öfkemde dolandı gün allı-mor neydi az önce o zifiri karanlık ağarmadan ortalık
selam civan dost
bozkır mı uyanan güne dönmüş çorak toprak seslerle hele yokla kendini
bahçesi olurmuş acılar ülkesinin tomurcuksuz, çiçeksiz çocukları oyuncaksız, şekersiz
önceleri böyle değildi insan bir alageyik seker ormanda mağrur, atik
acılar yürür insanlarla yollarda
insan,
ilkyaza vuran öfkeye gül sunan doğruya dost, eğriye düşman
sevda olmalı karanın karanlığında
pusatsız sevda olmalı bir uçtan bir uca ağlamaksız
ve haber haber olmalı ölümün sesi toktur çocuklar duymamalı
bak civan dost
mevzilenmiş acı bilenir toprağın avuçlarında
birşeyler demelisin artık neyi anlatır duvaklı güzellikler neyi anlatıyorum ben bir ozan çırağı bile olamazken
**********************
PUSUDA YALNIZLIK
karacadağ
yamaçlarında kardelen çiçekleri her bahar umuda rengini verir ve her bahar dicle’de ak köpüklere üşüşür papatyalar
siverek düzü hayata vurgun yürekli yiğitleri ve sabahın eteklerinde ter taneleriyle
“memleketimdir benim”
orada tüfekler yağlanır kerpiç damlarda türkü kaçak tütün kaçak kaçak çay buğulanır şavkı vurur mağlara ve korku ve umut ve can pusuda pusuda yalnızlık
karacadağ,
önü diyarbekir’dir ben hüznü avuçlarken ora mahpuslarında bulutlarla yalpalayan rüzgarları resmedip bakıp bakıp iç çekerdim doruklarına
karacadağ, patikalarında ceylan ölüleri ve bakır renkli göğüslerimizde görkemli güneşiyle sabıra tutunan sevdaların gönüllü erleriydik ve yollarımızda ayaklarımıza batıp çıkan devedikenleri özlemler biraz uzak biraz diri bekleyişlerde alçalıp yükselirken köpük köpük yalnızlık
**********************
SİVAS’I UNUTMA ŞİİRİ
-Asım ve Metin Ağabey ile
Behçet’in anısına
riyakar ve yalancıdır şarap aşkları
oralarda güneşe bırakılmış bir avuç kar gibi erirler
biz o vakitlerde şiir söyleriz
ama yiter
ışıkta
gündüzleri bileylenen bıçakların kıvılcımları
biz
dolu
vakitlerde
şiir
söyleriz
okursunuz
boş vakitlerde
yanarak biz, gülerek siz
öle öle geçeriz ıslıkla geçtiğiniz durakları...
sonra boşanır zembereğinden bütün zamanlar
şiir söyleriz
asıl şimdi eşkiyadır, tedbil gezer şiirimiz!
a yazacağız
z
a
l ama
a belli ki
c bu nispette
a h
ğ e
ı p
z y(anacağız!)
**********************
SİVEREKLİ ŞEHO
sokulsan rahmanların şeho dağ rüzgarı kokardı öpsen kıl’dı şeho, koklasan duman
bilmezdi şalvarının renginin neden değiştiğini ve kentte duvar yazılarının neden eksildiğini
siverek ovasına akşam inerdi şeho avluda tütün sarardı geceleri sorsam birilerine:
“-şeho ne bilir” derdi... oysa o, bildiği kadar ve bildiği gibi yaşardı ilkmayıs sabahlarının güzelliğini bozkırı, yağmuru ve nal seslerini
daha çınlar kulaklarımda bir buruk ezgi öksüzlüğümdü kuşatılmış siverek geceleri
**********************
VAR GİT ARTIK
buralarda gece uzun gün ışığı yakındır var git artık bakma ardına ölüme fazla sokulma ama düşün ki mevsim rüzgarlarının savurduğu bir orman insan sev onu, sokul, konuştur doludur fazla üstüne varma
hep susmak susmak... yetmiyor bazen işte bu yüzden bütün ışıkları yanmalı yeryüzünün ozanlar herşeyi anlatmalı
var git artık acıyı aşındırma tut ve at sevdaya uzaan çağlayana
**********************
©MORDAĞLAR 2007
|